“Dua sağlık için yararlı mıdır?” sorusu antik çağlardan beri tıp ilmiyle uğraşan birçok insanın sorduğu sorulardan biridir.

İnsanoğlu aldığı önemli gelişim mesafelerine rağmen, sağlıklı olmak sadece organların sağlıklı işleyişinden ibaretmiş gibi ön yargılarından kurtulamadığından, resmi bilimin onayladıklarına tapınmak mecburiyetinde kaldığından, 1950’lere kadar – çok az istisna hariç- duanın vücut ve zihin sağlığı üzerindeki etkisine batıl inanç olarak bakılmıştır.

Elementer olan vücudumuz, yine elementlerden beslenip varlığını devam ettiriyorsa da ALEKSİ KAREL’in ünlü metaforu ile (insan denen meçhul) görürüz ki insan sadece fizyolojik varlık değildir.

Somut vücudun yanında soyut bir vücuda da sahiptir. Karaciğer, mide gibi somut ve yapısal biyolojik organlarının yanında; en az onlar kadar hakikatimiz olan düşünce, hayal, sevgi, nefret gibi soyut organlarımızda vardır.

Bu bağlamda hiç kimse böbrek, bağırsak, dalak, tek gerçeğimdir diyemez. Düşünce rüya, mutluluk, yanılgımızdır da diyemez. Sağaltım yani homeostazi bu iki gerçekliğin özdeşliğinde mümkündür.

Fizik ve biyolojik sağlığı yerinde, fakat panik atak ve depresyon içindeki bir kişiye hiç kimse sağlıklı diyemez.

Bir organın deformasyonu tespit edilebilir ama o deformasyonun alarmı olan ağrının niteliği hala biliniyor değil.

Açlık duygusu, endişe, korku vs. ile bildiklerimiz ise beş duyudan ibaret değil.

Bilim tapınağının merdiveni olarak dayatılan beş duyu ile pozitivisit tespitlerden ibaret değildir. 

Gerçeklik şu ki; henüz bir sevgimetre, korkumetre, nefretmetre de icat edilmiş de değildir. Bunun içindir ki, pozitivisit bilim ölçemediğini hovardaca (batıl) sayabilir.

Ne kadar bilim dışı sayılırsa sayılsın, soyut bir vücudumuz elbette hakikatimizdir. 

Düşünce, hayal etme, rüya görme, akıl etme ve mutluluk bir anımızın bile onlarsız olmadığı hakikatimizdir.

Yukarıda analiz ettiğimiz anlayıştan hareket edildikçe, duanın sağlık üzerindeki etkileri yeniden düşünülmeye başlanacaktır.

Dua etkisinin, ilaçların plasebo etkisinden daha az olmadığı görülecektir. Yeterki boş hap veya şeker kalıplar gibi “kalıp” dua etmeyelim.

Dua ederken Rabbimizi değil kendimizi sınayalım ve dileyelim ki duamız gönülden gönle akan salih bir amel olsun.

Böyle düşündükçe son dönem bazı tespitlerde görüldüğü gibi kanserin bile yegâne ilacının (yavaşlatmak değil, yok etmek) dua olduğunu ilan edilmemiş bir sır gibi idrak ederiz.

20’nci yüzyılda, gittikçe artan kaygı hastalıklarının da birebir ilacını da “DUA” olduğunu tespit ederiz.

Duanın kendimiz için uygulanması bir ototelkin konumunda iken; başkası için yaptığımız dualar da birer psikoterapi telkinidir ve bu telkinler bilhassa kardiyak hastalarda literatüre girmiş bir iyileşme mekanizması sağlar.

Antik çağlarda sağlık tanrıçası ASKLEPİOS aslında bir dua kraliçesidir. İnsanlar farklı isimlerle isimlendirseler de arzularını ilahlaştırarak ona tapınsalar da ARTEMİS ile DİANA aynı insanlardır.

Eğer dua bir batıl inanç ise, o zaman evrende batıl olamayan bir şey yoktur. Zira hiçbirimiz soyut olarak algıladığımız aşklarımız, tutkularımız ve her türlü duygu durumumuzun oluşumundaki irademizin mimarı değilizdir.

Bu halde diyemeyiz ki; aşklarımız, duygularımız, yönelişlerimiz, birer batıl halimizdir! Bunlar günlük hayatta hiçbir araca gerek duymadan yaşaya geldiklerimizdir. Bizi özne kılan sübjektif ve akıl üstü tabiatımızdır.

İman hali ise, yukarıda sağdığımız sanal vücudumuzun kıblesi gibi görülmektedir. Mutluluk hedefimiz nasıl kıblemizse, o kıbleyi yönlendiren içsel iradedir İMAN ve DUA. Bu iradenin psiko-motorudur.

Dua kendini gerçekleştiren bir kehanet ve uğruna can verdiğimiz, anda olduğumuz umutlarımızın ve çabalarımızın bir iç sesle seslendirilişidir.

Duanın kanonik ifadesi hoşnut olmaya yöneliştir. Dua ,rıza ve razı olmanın yönelişidir.

Zaman ve mekâna sığmayan hayallerimizin ve uğruna hayatımızı feda etmeye hazır olduğumuz umutlarımızın matematiğini asıl şimdi yazmak lazım gelmektedir.

Duaya batıl diyenler -unutkanlıklarından olsa gerek -MESMER’in hipnozla telkin terapilerine şapka çıkarırlar.

Halbuki hipnozla kişi iradesinden soyutlanır, duada ise irade pekiştirilir.

Timus bezinin güven, coşkunluk hallerinde fonksiyonel oluşu ve vücudu immune etmesi ya da epifizin çalışma prensiplerinin sağlığımız üzerindeki pozitif etkisinden daha az etkili değildir DUA.

Hoş göstermenin boş gösterimine PLESEBO denir ve herkes buna inanır. Oysa hoşnut olma duygumuzun dillendirişi olan DUAnın yüzde 20 oranında etki gösteren “plasebo etkisi” kadar bile değeri yokmuş gibi davranılır.

Lakin boş bir maddenin hastalık üzerindeki pozitif etkisine bilimsel deyip DUA’ya batıl demekten daha batıl bir cümle yoktur.

Zaten J.Forrester’a göre “plasebo etkisi” hep bir hap şeklinde düşünülmemelidir. Zira biçime meftun anlayış bu etkiye hep hap gibi algılasa da bize göre bazen bir çiçek, bir fotoğraf, bir manzara, bir selam, bir DUA iyilik ya da olumlu düşünme plasebo etkisi gösterebilmektedir.

İyileşmeyle beslenen niyete cevap olan plasebo etkisini bilimsel kabul edip; iyiye yönelişin ifadesi olan DUA durumunu batıl saymak ancak bir bilim şirki olarak ifade edilebilir.

Plasebo etkisinin tıp alanlarının tamamında geçerli olduğunu söyleyen Prof.Dr.Erol Göka gibileri ise, bilim put hanesinin İbrahim’i gibi durmaktadırlar.

Farmakoloji ve ilaç üretimi sanayinde plasebo kontrolüne tabi tutulmadan hiçbir ilaç piyasaya sunulmamıştır.

Bu bağlamda aklımıza takılan bir soru vardır;

İlaç plasebo etkisinde kullanılan renk neden genellikle kırmızı ve seçilen tat neden hep tatlıdır.?

Eğer DUA etkisi yalansa, hiçbir ilaç denenmeden psikoterapi seansları niçin yapılır?

Bu bağlamda tek bir gerçek karşımıza çıkar. Ya DUAyı hakikat kabul edeceksiniz ya da psikiyatriyi tıp alanından kovacaksınız.

Buna mecbursunuz. Zira psikoterapide başkasının telkini söz konusudur.

Başkası asla sizi siz kadar tanıyamaz, dillendirilmemiş ihtiyaçlarınızı sizin kadar bilemez. Halbuki ihtiyacınıza göre en özel şekilde, en özel DUAları kendiniz edebilirsiniz.

Bu açıdan bakıldığında DUA pratik bir otopsikoterapi değilse nedir?

Psikoterapide bir danışılana danışırsınız, DUAda gönlünüze danışırsınız. DUA objesi ve süjesi “siz” olan bir ilahi eylemdir.

Bir başka deyişle, bir iç görü söylemidir. Yegâne şartı ise; DUA edeceğinizin kabulüne DUA etmeden önce inanıyor olmanızdır.

Yine belirtmeliyiz ki DUAların kabul edilmeyişinin ilk sebebi; DUA edilenin sınanmasıdır. Kişi Allah’ı değil kendi  gönlünü sınamalıdır.

DUAda şekil, biçim, ritüel, sayısallık ise bizatihi Allah’ı sınamaktır. Oysa DUA bir gönül ilmihalidir. Zamana, şekle, biçime ve sayıya terk edilemez bir süreçtir.

Acıkan bir insanın ‘’4444 kere yemek yemeliyim demesi’’ nasıl karın doyurmuyorsa; özgün ihtiyacımız olan bir oluşa dahil olmanın 4444 kere ‘’salat-ı tefriciye’’ ile de oluşmayacağını artık anlamamız gerekmektedir.

Kozmik ve manyetik, bilinç üstü ve akıl üstü DUAnın etkisi bilinmiyor diye DUA’ya ‘’batıl ve hurafe’’ denilmesi anlayışı asla bilimsel sayılmaz.

Bilim adamı henüz bilinemeyeni yok sayamaz. Nitekim plasebo etkisini bilimsel kabul edip ya da nosebo etkisini var kabul edip DUA ve bedduanın etkisini reddetmek hiç bilimsel olur mu?

Eğer öyleyse insanlık tarihine eş bir zaman kadar her coğrafya, her iklim ve her kültürde niçin herkes DUA eder, beddua eder, kıskanır ya da cinnet geçirir?

Böylesi bir kabul tüm insanlık tecrübesini inkarla eşdeğerdir. Zaten plasebo iyi etki, nosebo ise kötü etki demektir Latince’de Arapçası DUA ve BEDDUAdır.

Zarar göreceğine inandığın her şeyin sana gerçekten zararı dokunur.- 45 C kadar dayanıklı olan hücreler nasıl olurda artı derecelerde bile insanı kötü etkileyebilir?

“Eşikte oturdum, arabanın camı açıktı ya da soğuk aldım” inanışı gibi ön kabuller vücudu gerçekten hasta eder.

‘’Terliydim, üşüttüm ve hastalandım’’ diyenlere sormak gerekir ki, Finlandiya saunalarında vıcık vıcık terledikten sonra kar banyosu yapan Finliler niçin hastalanmazlar? Bu tipik bir ‘’nosebu’’ etkisidir.

Annenin çocuğuna kızarak yedirdiği yemeğin “nosebu” etkisi yaptığı gibi. Öyle inandığı için soyut beden somut bedeni etkiler ve buna “nosebu hiperalizi” denir.

Bu bağlamda “nosebu” etkisine basitçe kendine ya da başkasına beddua denilse yanlış olmaz. Nihai tahlilde cennet plasebo, cehennem ise nosebu etkisini çağrıştırıyor.

Güven, mutluluk ve aşkınlık etkisini oluşturmaktan daha faydalı bir ilaç henüz bulunmamıştır. Esasen DUA molekülü olmayan bir ilaçtır.

Şeytan etkisi ya da cin etkisi de pratikte bir “nosebu” etkisidir. Kişinin kendisine bedduasından etkilenmesidir.

Yeri gelmişken belirtmeliyiz ki; NAS suresinin artık farklı bir okumaya tabi kılma zamanı gelmiştir.

Mümin üzerinde hiçbir etkisi bulunmayan, dışımızda var sayılmış bir şeytan etkisinden çok; insanın kendi duygu durumunun negatif etkisinden oluşan bir şeytani var oluş olarak düşünülmelidir.

Bu anlamda ‘’minel cinneti ven nas’’ ifadesinde de ilişkilendirilmesi gereken obje, insan dışındaki bir cinden çok insanın cinnet geçirmesi halini çağrıştırmalıdır. İnsanın duygu durum bozukluğunu ihbar etmelidir.

“Konversiyon bozukluğu hangi fizyolojik sebebe bağlıdır?” sorusuna cevap verilmeden, DUAyı hurafe sayan her türlü kabulün kendisi bizatihi hurafedir.

Bilindiği gibi konversiyon kör edebilir, sağır edebilir, felç yapabilir ama ‘’nosebo’’etkisinden başka hiçbir fizyolojik sebebi yoktur.

İsa (as)’ın dokunuşlarıyla, el sürüşleriyle iyileştirme özelliği ona ‘’mesih’’ ismini verdirmiştir. Canlı tanıkların huzurunda ve kayıt altında iyileştiren İsa(as) hangi ilacı kullanmıştır ki?

DUAnın uygulanmayışı ya da istatistiğinin tutulmayışının vebali DUA’ya yüklenemez. Neyse ki şimdilerde bu ön yargı artık yıkılmaktadır.

Amerika’nın birçok eyaletinde doktorların hastalarının DUA’larına katılması artık mecburiyettir.

DUA eden ve etmeyen iki denek grubunun aynı anda çekilen EMG’lerinde, DUA etmeyen grubun kas gevşemesi yaşamasına rağmen DUA eden grubun kas gerilimin arttığı artık literatüre girmiştir.

DUA eden her grupta kaygı eşiğinin hep düşük çıktığı tespit edilmiştir.1988 yılında Kardiyolog Dr. Byrd, DUAnın hastalık seyri üzerindeki pozitif etkisini tespit etmiştir.

J.Lesserman ise DUAnın taşikardi için en iyi sebep olduğunu ilan etmiştir.

Malezyalı bir grup Müslüman doktor halen depresif hastalar için Kur’an dinletilerinden yararlanmaktadırlar.

Dr. Muhammed Azhar bu dinletilerle birçok insanı intihardan alıkoyduğunu bildirmektedir.

1999 yılında Dr. W. Harris 990 hasta için gıyaplarında DUA seansları tertiplemiş ve pozitif etkisini literatüre geçirmiştir.

Time dergisi 24.06.1996 tarihli sayısının kapağını ‘’faith and hiling‘’ başlıklı konuya ayırmıştır. Basit Türkçesi ‘’DUA VE İYİLEŞME’’ olan bu yayının içinde DUA’nın iyileştirme gücü üzerine bir bilimsel makalede yayınlamıştır.

DUA ile siğillerin iyileştirilmesi bahsini ise Emiş Hoşrik’ten sormak lazım gelmektedir.

DUA’nın pygmalion etkisi kesindir. Buna kendisini gerçekleştiren kehanet demek mümkündür.

Tek şartı inanarak DUA etmektir. Zira insan başaramayacağına inanmadığı durumlarda genellikle DUA eder. Bu hal başarısızlığa direk kabuldür.

Başarısızlığa beslenen direk inanç ‘’nosebo’’etkisi yapar.

“Ben uçamayacağım” diye kesin inanan insan asla uçamaz.

“Uçabilirim” inancı ise kişiyi uçurur.

‘’Ben yanmayacağım’’ inanışında ‘’zatori’’ duruma gelmiş bir Hindu, korlar üzerinde yürür ve yanmaz. Halbuki aynı ateş normal insanı yakar.

Bir ‘’hasbinallah’’ kahramanı olan İbrahim (as) için ateşin ‘’berden ve selama’’ halinin gözlenmesi yine inanç tesiridir.

İnanmanın en kanonik ifadesi DUAdır.

DUAnın muhteşem beklenti etkisi tüm frantrasyonları bertaraf eder. Üstelik her sentetik ilacın bir fiyatı ve yan etkisi varken;

DUA bedava ve limitsizdir.

DUAnın pozitif etkisini görmek ve bu konudaki imanı kabulleri daha iyi idrak etmek için;

Bakara -186, En’am -41, Yunus -57, Enbia -83, İsra -82, Şuara -80, Fussilet-44. ayetlere bakmakta fayda vardır.

Haydi şimdi sağlıklı ve mutlu bir hayat geçirmek için; kendimize ve Allah’a olan itimadımızı yenilemek için DUAlarımızı yineleyelim.

Tabii bir bir mucizeyle karşılaşmayı göze alarak……!!!!

BAKARA 186:

Kullarım beni sana sorarlarsa ben onlarlayım.

Dileyişleri dileyişimdir.

Dualarını kabul ederim. (Benim kuvvet ve kudretimi kendilerine davet ettiklerinde) bunun tek şartı davetime uymalarıdır.

Bana ilişkin iman üzere olsunlar.

Umulur ki olma cesareti gösterirler. (Reşit)

EN’AM:41

Doğrusu yalnız O’na dua edersiniz.

O dilerse yalvardığınız belayı üzerinizden kaldırır ve o an O’na koştuğunuz ortakları unutursunuz.

YUNUS 57:

Ey insanlar işte size Rabbinizden bir öğüt; gönüller derdine bir şifa ve müminler için bir hidayet, bir rahmet geldi.

ENBİA:83

Eyüp (as) da “başıma bir bela geldi (sana sığındım). Sen merhametlilerin en merhametlisisindir” dedi.

Rabbine dua etti.

İSRA 82:

Biz Kur’an’dan iman edenler için bir şifa ve rahmet kaynağı olan ayetler indiriyoruz.

Zalimlerde ancak zararını arttırır.

ŞUARA 80:

Hastalandığım zaman ‘’O’’ bana şifa verir.

FUSSİLET 44:

Eğer biz onu yabancı dilden bir Kur’an yapsaydık onlar mutlaka ‘’bu kitabın ayetleri genişçe açıklanmalı değil miydi?’’

“Arap bir peygambere yabancı dil öyle mi?” Derlerdi.

Sen de ki; O iman edenler için bir hidayet ve şifadır.

İman etmeyenlerin kulaklarında ise bir ağırlık vardır.

Kur’an onlara göre bir körlüktür.

Sanki onlara uzak bir yerden çağrılmıyorlar .

Yorum Gönderin